Şöyle bir cumartesi düşünelim. Bir arkadaşım kahve içmeye çağırıyor. Mekânı seçmiş, konum atmış. Ardından bir mesaj:
“Aykan, sana şu kripto işini anlatacağım. Artık kendi bankan olabiliyorsun.”
“Girişte basamak var mı?”
“Bakmadım.”
Banka olma işlemlerim, bina girişinin fotoğrafı gelene kadar beklemeye alınıyor.
Fotoğrafta üç basamak var. Arkadaşım onları küçük buluyor. Ben fotoğrafı büyütüyorum. Fikrimiz değişmiyor.
Neyse ki yakınlarda girişi düz başka bir yer buluyoruz. Oturur oturmaz telefonunu çıkarıyor. Ekranda kırmızı ve yeşil çizgiler. Daha menü gelmeden bir miktar para kaybetmiş gibi kaşlarını çatıyor, sonra toparlanıyor.
“Uzun vadeli bakacaksın,” diyor.
Garsonu arıyorum. Ben henüz kahve vadeli düşünüyorum.
Başlığın itirazını da aradan çıkaralım: Bitcoin her yerde geçmiyor. Her işletme kabul etmiyor; ayrıca bir işlemin süresi ve maliyeti de koşullara göre değişebiliyor. Dünyanın öbür ucuna para gönderebilmek, paranın her kapıdan anında geçeceği anlamına gelmiyor. Başlık biraz abartılı. Girişteki üç basamak ise olduğu gibi.
Arkadaşım anlatmaya başlıyor:
“Bitcoin’in arkasında tek bir banka yok. İşlemlerin kaydını tek bir kurum tutmuyor. Blokzincirdedikleri şey…”
“Elindeki kahveyi bırakabilirsin. Onu merkezden yönetiyorlar.”
Bardağı masaya koyuyor.
Aslında ilgimi çekiyor. Birbirini tanımayan insanların, tek bir merkezin defterine güvenmek zorunda kalmadan işlem yapabilmesi önemli bir fikir. Bilişimde çalışan biri olarak işin bu tarafını, “Şu coin kaç kat gider?” sohbetinden daha merak uyandırıcı buluyorum. Fiyat konuşulunca masaya görünmez bir emlakçı oturuyor. Hep gelişecek yerlerden söz ediyoruz.
Ama Bitcoin ağıyla kripto borsasını da birbirine karıştırmamak gerek. Coin’lerinizi bir borsada tuttuğunuzda, onları sizin adınıza koruyan bir kuruma güveniyorsunuz. Anahtarlarını kendiniz yönettiğiniz cüzdanda ise kontrolle birlikte güvenlik sorumluluğunu da üstleniyorsunuz.
Arkadaşım buna geliyor zaten.
“Kendi bankan olmak derken onu diyorum, Aykan.”
“Anladım. Müdür benim. Güvenlik de benim. Öğle arasında kim kalıyor?”
Gülüyor. Sonra telefonunda bir cüzdan ekranı açıyor.
İşte benim asıl merak ettiğim yer burası. Büyük fikir, küçücük bir ekrana sığdı. Bakalım ben de sığabilecek miyim?
Cüzdan benim, kullanabilen kim?
Dijital cüzdan denince insanın aklına içine para konulan bir şey geliyor. Oysa kripto cüzdanını, ağdaki varlıklarınızı yönetmenizi sağlayan anahtarlarla çalışan bir araç gibi düşünmek daha doğru. Anahtarların kimde olduğu bu yüzden önemli.
Bazı cüzdanlar, erişimi yeniden kurabilmeniz için bir dizi kurtarma kelimesi verir. Bunlar sıradan bir “Şifremi unuttum” ayrıntısı değildir; güvenle ve gizli tutulmaları gerekir. Kendi yönettiğiniz cüzdanın erişimini ve gerekli yedeklerini tamamen kaybederseniz, kapıyı açtıracağınız bir merkez bulunmayabilir.
Ev anahtarına benziyor, fakat kapıcıda yedeği yok.
Buraya kadar anlatabiliyoruz. Peki uygulamadaki yazıları okuyamayan, düğmelere rahatça dokunamayan ya da ekranı sesli okuyan bir yazılım kullanan kişi ne yapacak?
Diyelim ki görmeyen bir kullanıcı, para gönderme ekranına geldi. Düğmelerin erişilebilir adları yazılmamış. Ekran okuyucu sırayla söylüyor:
“Düğme.”
“Düğme.”
“Düğme.”
Birinin para gönderdiğini, diğerinin işlemi iptal ettiğini tahmin etmesi bekleniyor. Arkadaşım buna yatırım riski demez herhâlde.
Burada yardım istemek mümkün. Telefonu güvendiğiniz birine uzatabilirsiniz. Fakat o sırada bakiyeniz, işlem yaptığınız kişi, belki de kimseyle paylaşmak istemediğiniz başka bilgiler görünür.
Kurtarma kelimeleri gibi sırların başkasına açılmasıysa çok daha ciddi bir güvenlik meselesi.
“Kendi paranı kendin yönet” diye başlayan hikâyenin “Birini çağır da şu ekranı geçsin” noktasına varması tuhaf.
İnsan bağımsızlığını devralmaya gelmişken telefonunu devretmek istemiyor.
Arkadaşım ekranı kendine çeviriyor.
“Borsadan başlamak daha kolay olabilir.”
Olabilir. Ama orada da başka bir kapı var: hesap açılışı ve kimlik doğrulama.
Bir uygulamanın kameraya bakmamı, başımı çevirmemi, telefonu sabit tutmamı istediğini düşünelim. Bu hareketleri sistemin beklediği biçimde yapamıyorum. Yeniden deniyorum. Işığı değiştiriyorum. Telefonu dayayacak bir yer arıyorum.
“Yüzünüzü çerçeveye yerleştirin.”
Yüzüm burada. Çerçeveyle anlaşamıyoruz.
Güvenlik kontrolüne itiraz etmiyorum. Hesabı açanın gerçekten ben olduğumdan emin olunsun. Ama bir hareketi yapamadığımda başka bir doğrulama yolu sunulmuyorsa, sistem beni tanımaya çalışırken yalnızca yapamadığım şeyi görmüş oluyor.
Destekten şu cevap geldiğini hayal edin:
“Aykan Bey, telefonunuzu sabit tutarak tekrar deneyebilir misiniz?”
Mesajı ikinci kez okuyorum. Sanki ilkinde naz yapmışım.
Bir süre sonra uğraşmayı bırakmak mümkün. Hem canınız sıkılıyor hem de küçük görünen bir işlem için bir kez daha açıklama yapmak istemiyorsunuz. Dışarıdan bakıldığında kullanıcı hesabı açmaktan vazgeçmiştir. İçeriden bakıldığında ise kapı açılmamıştır.
Kriptonun erişim iddiasını konuşacaksak bu farkı da konuşmalıyız.
Piyasa düşebilir; düğme yerinde dursun
“Peki sen ne bekliyorsun?” diye soruyor arkadaşım.
Soru makul. Cevabının da makul olması lazım. Sonuçta kimse bir cüzdan uygulamasından şehrin kaldırımlarını tamir etmesini beklemiyor.
Ama yazılar büyütülünce ekranın dağılmamasını bekleyebilirim. Düğmelerin ekran okuyucuyla anlaşılmasını, işlemin yalnızca renkle anlatılmamasını, bir adımı fare kullanmadan da tamamlayabilmeyi isteyebilirim. Kimlik doğrulamada bir yöntem çalışmıyorsa güvenli bir alternatif sunulmasını da.
Bunlar coin’in fiyatını yükseltme talepleri değil. Kullanıcının kendi kararını uygulayabilmesiyle ilgili.
Üstelik para gönderirken neyi onayladığını açıkça görmek herkesin işine gelir. Bitcoin’de yanlış bir transferi geri aldırabileceğiniz merkezi bir itiraz masası yoktur; iade için alıcının işbirliğigerekebilir. Bu nedenle anlaşılır bir onay ekranını süs sayamıyorum.
“Yani uygulama kolay olsun diyorsun.”
“Kolay demek biraz eksik. Ben kullanabileyim diyorum.”
Arada fark var. Birine zahmetli gelen işlem, başka biri için hiç mümkün olmayabilir.
Erişilebilirlik de o kişinin yanına sürekli bir yardımcı yerleştirmekten ibaret değil. Kafede “Sizi kaldırırız abi” diyen iyi niyetli insanları düşünün. Teşekkür edersiniz ama belki taşınmak istemiyorsunuzdur. Belki sadece bir kahve içip kimseyi yeniden çağırmadan çıkacaksınızdır.
Cüzdanımda da aynı rahatlığı ararım. Her işlem için birinin müsait olmasını bekleyeceksem kendi bankamın mesai saatlerini yine başkası belirliyor.
Arkadaşım bir süre telefonuna bakıyor. Sonra ekranı kapatıyor.
“Ben hiç bu tarafından düşünmemiştim.”
Olabilir. Ben de her şeyi onun baktığı yerden göremiyorum. Zaten aynı masada oturmanın faydası biraz bu. O bana anahtarların kimde olduğunu anlatıyor; ben o anahtarı herkesin çeviremediğini söylüyorum.
Kriptoyu yalnızca yükselen ve düşen rakamlardan ibaret görmek istemem. Kendi varlığını yönetme fikrinde konuşmaya değer bir taraf var. Fakat bu fikrin karşılığını, onu kullanan insanın gündelik hayatında ararım. Bir uygulama bana gerçekten daha fazla hareket alanı açıyor mu? İşlemimi güvenle ve mahremiyetimi koruyarak tamamlayabiliyor muyum?
Yoksa özgürlük tanıtımda kalıyor da kullanma kılavuzunda bir yakınım mı gerekiyor?
Garson hesabı getiriyor. Arkadaşım telefonu yeniden eline alıyor. Bu kez grafiğe bakmıyor.
“Bir dahakine şu yeni açılan yere gidelim mi, Aykan?”
“Girişine baktın mı?”
“Şimdi bakıyorum.”
Ben kahvenin sonunu içiyorum. O, mekânın fotoğraflarını büyütüyor. Bitcoin bir ara yine konuşulur.
Şimdilik üç basamağı ikimiz de sayıyoruz.